12 Mayıs 2014 Pazartesi

15 Ocak 2013 Salı

8 Kasım 2010 Pazartesi

Nezaket Gösteriyorum

İstanbul'da gülümsemek neden bu kadar zor?

Sabahları vapura binmek için jeton almak isteyenler, gişenin önüne gelir, parayı içeri doğru neredeyse fırlatır, görevli aynı şekilde para üstünü ve jetonu gönderir.

Bu beni hep rahatsız etmiştir. Ben o gişede olsam, bana böyle davranılmasını istemezdim. O yüzden gişeye gelince önce gülümseyerek "Günaydın, bir jeton lütfen" der, sonrada teşekkür ederim. Her gün aynı şey tekrarlanınca da, görevli artık (diğerlerine değil ama) bana gülümsemeye başlar.

Bu hep böyle olmuştur. Düzenli olarak kullandığım güzargahlardaki kimseler beni tanır ve gülümser. Ben de mutlu olurum.

Mesela karşıdan karşıya geçmek için beklerken bir araç yol verdiğinde, gülümseyerek selam veririm.

Erkeklerin nasıl davrandığına dikkat etmedim. Ama kadınlar şoförün yüzüne bile bakmıyorlar. Tamam yapması gerekeni şeyi yaptı ama, bir gülümseme, bir baş selamı hoş olmaz mı?

Gülümsesenize kardeşim! Selam versenize!

Neden mutluluğunuzu, neşenizi, keyfinizi bulaştırmıyorsunuz?

Tamam tamam gülecek haliniz yok, ne çok derdiniz var benim haberim yok, işinizden nefret ediyorsunuz vs vs.

E ne olmuş, hepimizde var bunlardan.

Ben burada size hergün dertlerimi anlatsam okur musunuz? (Bu noktada, beni okuyan birileri olduğunu farzediyorum)

Demez misiniz "Yine kim bilir hangi sıkıntısını yazıp dökmüştür. Ne okuyacağım ya, benim sıkıntım bana yetiyor!" diye.

Sizin bir gülümsemeniz belki de birine iyi gelecek.

O gün kimseden iyilik görmemiş birine hiç sebepsiz gülümseseniz, kendini nasıl iyi hisseder.

Size hiç olmadı mı? Gençken mesela. Gerçi ben daha gencim ama.. Daha gençken diyelim.

Bir gün Megavizyon'da dolaşırken, o anda çalan şarkı sizi hüzne boğup, merdivenlere çöküp, ağlatmadı mı hiç? Sonra bir anda yanınıza bir kız gelip, hiç mecbur olmamasına rağmen sizinle koşup, size iyi gelmedi mi? Sonra elinize telefon numarasını sıkıştırıp "Ne zaman konuşmak istersen ara." demedi mi? Aramayacağınızı bile bile, ama ihtiyaç duyduğunda arayabileceğini bilmenin rahatlığı ile alıp, haftalarca saklamadınız mı o numarayı?

Ve aradan 15 yıl geçmesine rağmen, o ismini bilmediğiniz kızı hatırlayıp, gülümseyerek içinizden teşekkür ettiğiniz olmadı mı hiç?

Birilerinin yıllar sonra bile sizi böyle hatırlaması güzel olmaz mıydı? Hı?

Öpüldünüz

Not: Uzun zamandır yazmadığımı farkedip, bir kaç yıl önceye ait bu yazıyı yayınlamaya karar verdim...

31 Ağustos 2010 Salı

Havacının delisi oldum...

Derlerki insanın delisi akıl hastanesinde olurmuş, havacının delisi ise paraşütçü. Çünkü motoru çalışan bir uçaktan atlamak akıl karı değilmiş.

Hayatımın en yorucu, ama aynı zamanda en keyifli 1 haftasını Eskişehirdeki THK İnönü Meydan İşletmesinde geçirdim. Paraşüt Başlangıç Kursu'na katıldım. Veeeee yazılı, sözlü ve takla sınavlarında başarılı olup, ilk atlayışımı yaptım. Çooooook güzel bir histi...

Yukarıda olma duygusu muhteşemdi...

Gerçi düşme duygusunu yaşamak istiyordum, ama T10B paraşütleri ile atladığımız ve bunlar da otomatik olarak açıldığından dolayı sadece 2 saniye düşebildim. Sonrasında ise, bir yandan avaz avaz bağırırken diğer yandan süzülüyordum. Çooook güzeldi.

O kadar güzeldi ki, etrafı seyredip, o anın keyfini sürerken, inmem gereken piste değilde, tarlalara doğru gitmekte olduğumu biraz geç fark ettim. Piste ulaşabilmek için kolonlara var gücümle asıldım ama, ancak ağaçlara kadar gelmiştimki, aşağıdan "Bacaklarınızı kapatın" komutunu duydum. Bu iniş hazırlıkları yapmam gerektiği anlamına geliyordu. Ama ben ağaçların üzerindeydim. Bu durumda "Ağaca emercensi iniş" pozisyonu almam gerektiğini anladım. Pozisyon aldım ve dalları kıra kıra yere indim.

Bize eğitim boyunca fantezi yapmayın demişlerdi. Ne düşünürseniz o olur... Hatta bir gece önce ineğe iniş yaptığını gören kursiyerin, nasıl ineğe indiğini anlatmışlardı...

Ben atlayışımda bir hececan, sıradışılık olsun istiyordum. Ve beni en çok heyecanlandıran da "uçakta asılı kalma" durumu idi... Can ipinin kopmayacağı, uçakta asılı kalacağım ve zihnim açık işaretini verip, statik kolonun kesilmesinden sonra, kendimi boşlukta hissettiğim anda yedek paraşütümü açacağımı düşünüyordum...

Ama sadece ağaca iniş yaptım...

Uzun lafın kısası, Türk Hava Kurumu'nun düzenlediği bu ücretsiz kurslara KATILIN... Bir hafta boyunca (ya da kurs süresi ne kadar ise, hepsi farklı çünkü), sizi yediriyor, yatırıyor, eğitiyor, atlayış yaptırıyorlar ve tek kuruş ödemiyorsunuz. Sadece başvuru evraklarını hazırlıyor ve gidiş dönüş ücretini ödüyorsunuz o kadar...

Sadece Paraşüt değil, Yamaç paraşütü, Yelken Kanat, Planör hatırladığım diğer kurslar...

Her yıl Mart sonuna kadar THK Şubelerinden başvuru yapılıyor. Ocak sonu gibi başvurular başlıyor.

Bu imkandan faydalanın... Tek amaçları Türk Gençliğine Havacılığı tanıtmak ve sevdirmek... Gerçi ben diğerlerinin yanında biraz yaşlı kaldım. Sürekli "Aaaa annemle aynı yaştasınız... Aaaaaa babamla aynı yaştasınız" cümleleri duyup durdum. Çoğunun ebeveyni erken evlenmiş! Tüm mesele bu yani...

Sonuç; gidin, uçun, atlayın... Sonra da bana bunları anlattığım ve böylesi bir deneyim için sizi teşvik ettiğim içim dua ve teşekkür edin...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Kabul edildim, kabul edildim. Hihuuu...

Hani aylar önce bahsetmiştim, Türk Hava Kurumu Paraşüt Başlangıç kursu için başvuruda bulunduğumu... Kabul edildim... :D

Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 2 tam gün boyunca o servis senin bu servis benim dolaşıp, kan ve idrar verip, röntgen, eko ve EKG çektirip, bir dolu muayene olup, 200 TL civarında para ödeyip, aralarda bol bol bekleyip, sonunda "Uçuş ve atlayışa elverişlidir" raporu almayı başardım.

4 Temmuz 2010 Pazar

Bir Ay Alçıda Kalan Kolumu Çok Özledim

Elimi kırdım.
Kapıya yumruk atarak...
Hayatta yapılabilecek, en salakça birkaç tepkiden biri idi. O zaman anladım ki, erkekler gerçekten aptal. Birşeye çok öfkelendiğin için kapıya ya da duvara yumruk atmak çok aptalca.
Ben yaptım, ordan biliyorum...

Bir de, yumruğu attıktan sonra eli kırılmamışsa eğer, kesinlikle numara yapmıştır. Duvara yumruk atan el kırılır.
Ben kırdım, ordan biliyorum.

Neyse, o kırmızı kapıya yumruk attıktan sonra öfkem bir an da kayboldu. Çünkü hayatımın en şiddetli ve durdurulamaz acısına çok hızlı bir geçiş yaptım. Ama bu acı, aynı zamanda da gariptir ki ,bana çığlık attırmadı. Yani dışarıya doğru... Çığlıklarım içime akıyordu sanki. İçime içime bağırıyordum. Aynı zamanda, sol elimdeki sağ bileğim ile zıplıyordum.

Dışarı çıkıp taksiye bindim. Taksim İlk Yardıma gittim. Acildeki neşeli Polis memuru önce "Nasıl oldu?", sonra da "Kapının durumu nasıl?" sorularını sordu. Çok "komik"ti!

Alçı odasında beni muayene eden doktor. "Şimdi istediğin kadar bağır ama sakın elini sıkma. Kırılan parçayı alçıdan önce yerine yerleştirmem gerekiyor" dedi. Tamam dedim. Bu arada yalnız ve nasıl cesurum anlatamam. Ben bile kendime şaşırıyorum. Acım o kadar çok ki, korkmak aklıma gelmiyor.

Doktor bir eliyle bileğimi kavradı. Diğer eliyle serçe parmağımı tuttu ve çekmeye başladı. Çekti, çekti, çekti.. Ve şaşırtıcıdır ki, sedyenin üzerinde ayaklarımı kaldırmanın dışında hiç tepki vermediğim gibi, gık bile demedim.
Sonunda tamam dedi ve elimi dirseğime kadar bir güzel alçıya aldılar. Bir ay sonra da gelmemi söylediler.

Bir ay sonra gittim. Aynı alçı odası başka bir görevli. Görevli diyorum çünkü bana pek doktor gibi gözükmemişti. Doktor tipi yoktu. Bana, cehaletimi küçümseyen nazarlarla bakmamış, beni terslememiş, hatta gülümsemiş ve babacan davranmıştı.

Neyse, gelelim alçının çıkarılmasına. Görevli beyin elinde birden, korku filmlerinde insanları parçaladıkları, Kuzuların Sessizliği'nde Hannibal'ın adamın kafatasını açmak için kullandığı, yuvarlak döner testeresi olan makineyi gördüm. Bununla direkt alçıma yöneldi. Üstelik alçı ile kolum arasına birşey sokmadan kesmeye kalktı. E bu kez acı filan da olmadığı için korktum tabii. Görevli Bey "içimi rahatlatan" bir açıklama yaptı. Tenime geldiği anda motor dururmuş. Buna inanmamı bekledi üstelik. Orada başka kimse de yok. Tırsmış bir şekilde alçıyı kesmesini beklemeye başladım. Vee kolumu kesmedi. Yaşasın kolum hala sağlamdı.
Ama bir gariplik vardı. Bu kol, bir ay önce alçıya aldırdığım kolumdan farklıydı. Çok zavallı görünüyordu. İncelmişti. Süzülmüştü. Ve fena halde kıllanmıştı. Kollarımdaki kılların bu kadar uzayıp bu kadar koyulaşmış olması inanılır gibi değildi. Ama o yine de benim sağ kolumdu. Görevli Bey lavaboyu işaret edip, orada yıkayabileceğimi söyledi. Sıcak suyu açtım ve bir aydır su yüzü görmemiş olan, siyah kıllarla kaplı kolumu sevgiyle yıkamaya başladım. O anda onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Kolumu bir bebeği okşar gibi yıkıyordum. Canım kolum. Seni çok özlemişim. Ah sevgili parmak aralarım, sizleri aralayabilmek ne güzel. Ve başparmağım, artık diğer parmakların altına saklanabilirsin üşüdüğünde...
Nerede olduğumu unutmuşken bir ses beni şimdiki zamana getirdi.
"Ammada çok seviyormuşsun elini". Görevli Bey bana gülüyordu.

Biraz daha hızlı ve içimdeki sevginin dışarıdan görülmemesine çabalayarak elimi yıkadım ve ordan çıktım.

Ne vardı yani bunda. Arkadaşlarınızı, ailenizi, eşinizi, çocuklarınızı yani sevdiklerinizi bir ay göremeyince, özlemeniz ve hasretle sarılmanız garipsenmiyor. Ama bir ömrü beraber geçirdiğiniz kolunuzu özleyince ve onu sevdiğinizi söyleyince garip oluyorsunuz.

Buna çifte standart denir. Ve umurumda değil. Ben kendimi seviyorum. Canım ben. Canım, canım,canım. mucuk mucuk bana :)

Önemli Not: Kolumu 8 yıl önce kırdım. Bu yazıyıda 1 yıl önce yazmıştım. Baktım ki en son 8 Nisan'da yazı yazmışım, bari eski yazılarımı kullanayım da blogum atıl kalmasın dedim.

10 Nisan 2010 Cumartesi

İstanbul Modern'de bir Cumartesi sabahı

Ben Modern sanatlardan gerçekten anlamıyorum. Bana hiç birşey ifade etmiyor. Hiç bir anlam, hiçbir duygu yükleyemiyorum. Cumartesi günü İstanbul Modern'e oğlum için gittik. 4- 6 yaş grubu çocuklar için desen çalışması vardı.

10:00'da orada olmamız gerekiyordu ama 10 dakika geciktik. Gecikmekten hoşlanmadığım için hem biraz rahatsızdım, hemde "N'olucak canım içeri almayacak değiller ya, alt tarafı ücretsiz etkinlik" diyerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. Vardığımızda bizim gibi geciken başkaları da olduğunu görüp rahatladım. Ama sonra farkettim ki, gecikmek en önemsiz konu. Asıl sorun çocuğun ebeveynini bırakıp, oyun alanına yalnız girmesini sağlamakmış. Oğluşum başlangıçta beni bırakmak istemedi. Bende "İstemiyorsan girmek zorunda değilsin. Eve gidebiliriz" deyince biraz rahatladı. Netice de ilk defa yabancılarla yalnız kalacaktı. Bu arada oyun odasının önü, çocuğunu içeriye girmeye ikna etmeye çalışan annelerle doldu. Çocuklar girmek istemiyor, annelerse, kah tehdit, kah rüşvet, kah meraklandıma ile onları ikna etmeye çalışıyorlardı. Çocuklar ağlamaya başladı. Ama anneler kararlıydı. Cumartesi sabahı 10:00 İstanbul Modern'e gelmişken mutlaka çocuk içeriye girmeli ve bu etkinliğe katılmalıydı! Tamam çocuklarının gelişimine katkıda bulunmak istiyorlar, ama zorla da olmaz ki.. Çocuklar için üzüldüm... Korkuyorum, istemiyorum, hoşlanmadım, eve gitmek istiyorum diyip duruyorlardı. Ama hiçbiri etkinlik bitmeden eve gidemedi! Anneler o kadar "kararlı" idi yani...

Atilla bensiz sergi alanını dolaşmaya gitmedi. Beni çok seviyormuş, bensiz gidemezmiş. Ayrıca görevlilere de, beni ne kadar çok sevdiğini bilmedikleri için çok kızdı. Çünkü bilselerdi benimde gitmeme izin verirlermiş.

Bizde bilet alıp, onu kendimiz içeriye soktuk. Gördüklerinden pek hoşlanmadı, hatta bazılarından korktu! Ama sonra oyun alına girdi ve bir saate yakın orada kaldı. Çıkışta çocukların elinde, değişik renklere boyanmış ve kesilmiş, harfler vardı. Oğluşum hariç. "Senin resimin nerede?" diye sorduğumda, "Yapmadım, çünkü çok şaşkınım" dedi...

Oğlumu çoooooook seviyorum :)

Önemli not: Bu yazıyı nasıl bağlayacağımı bilemedim. O yüzden 4 aydır yayına alamadım. Ve o yüzden dan diye bitiyor.