Elimi kırdım.
Kapıya yumruk atarak...
Hayatta yapılabilecek, en salakça birkaç tepkiden biri idi. O zaman anladım ki, erkekler gerçekten aptal. Birşeye çok öfkelendiğin için kapıya ya da duvara yumruk atmak çok aptalca.
Ben yaptım, ordan biliyorum...
Bir de, yumruğu attıktan sonra eli kırılmamışsa eğer, kesinlikle numara yapmıştır. Duvara yumruk atan el kırılır.
Ben kırdım, ordan biliyorum.
Neyse, o kırmızı kapıya yumruk attıktan sonra öfkem bir an da kayboldu. Çünkü hayatımın en şiddetli ve durdurulamaz acısına çok hızlı bir geçiş yaptım. Ama bu acı, aynı zamanda da gariptir ki ,bana çığlık attırmadı. Yani dışarıya doğru... Çığlıklarım içime akıyordu sanki. İçime içime bağırıyordum. Aynı zamanda, sol elimdeki sağ bileğim ile zıplıyordum.
Dışarı çıkıp taksiye bindim. Taksim İlk Yardıma gittim. Acildeki neşeli Polis memuru önce "Nasıl oldu?", sonra da "Kapının durumu nasıl?" sorularını sordu. Çok "komik"ti!
Alçı odasında beni muayene eden doktor. "Şimdi istediğin kadar bağır ama sakın elini sıkma. Kırılan parçayı alçıdan önce yerine yerleştirmem gerekiyor" dedi. Tamam dedim. Bu arada yalnız ve nasıl cesurum anlatamam. Ben bile kendime şaşırıyorum. Acım o kadar çok ki, korkmak aklıma gelmiyor.
Doktor bir eliyle bileğimi kavradı. Diğer eliyle serçe parmağımı tuttu ve çekmeye başladı. Çekti, çekti, çekti.. Ve şaşırtıcıdır ki, sedyenin üzerinde ayaklarımı kaldırmanın dışında hiç tepki vermediğim gibi, gık bile demedim.
Sonunda tamam dedi ve elimi dirseğime kadar bir güzel alçıya aldılar. Bir ay sonra da gelmemi söylediler.
Bir ay sonra gittim. Aynı alçı odası başka bir görevli. Görevli diyorum çünkü bana pek doktor gibi gözükmemişti. Doktor tipi yoktu. Bana, cehaletimi küçümseyen nazarlarla bakmamış, beni terslememiş, hatta gülümsemiş ve babacan davranmıştı.
Neyse, gelelim alçının çıkarılmasına. Görevli beyin elinde birden, korku filmlerinde insanları parçaladıkları, Kuzuların Sessizliği'nde Hannibal'ın adamın kafatasını açmak için kullandığı, yuvarlak döner testeresi olan makineyi gördüm. Bununla direkt alçıma yöneldi. Üstelik alçı ile kolum arasına birşey sokmadan kesmeye kalktı. E bu kez acı filan da olmadığı için korktum tabii. Görevli Bey "içimi rahatlatan" bir açıklama yaptı. Tenime geldiği anda motor dururmuş. Buna inanmamı bekledi üstelik. Orada başka kimse de yok. Tırsmış bir şekilde alçıyı kesmesini beklemeye başladım. Vee kolumu kesmedi. Yaşasın kolum hala sağlamdı.
Ama bir gariplik vardı. Bu kol, bir ay önce alçıya aldırdığım kolumdan farklıydı. Çok zavallı görünüyordu. İncelmişti. Süzülmüştü. Ve fena halde kıllanmıştı. Kollarımdaki kılların bu kadar uzayıp bu kadar koyulaşmış olması inanılır gibi değildi. Ama o yine de benim sağ kolumdu. Görevli Bey lavaboyu işaret edip, orada yıkayabileceğimi söyledi. Sıcak suyu açtım ve bir aydır su yüzü görmemiş olan, siyah kıllarla kaplı kolumu sevgiyle yıkamaya başladım. O anda onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Kolumu bir bebeği okşar gibi yıkıyordum. Canım kolum. Seni çok özlemişim. Ah sevgili parmak aralarım, sizleri aralayabilmek ne güzel. Ve başparmağım, artık diğer parmakların altına saklanabilirsin üşüdüğünde...
Nerede olduğumu unutmuşken bir ses beni şimdiki zamana getirdi.
"Ammada çok seviyormuşsun elini". Görevli Bey bana gülüyordu.
Biraz daha hızlı ve içimdeki sevginin dışarıdan görülmemesine çabalayarak elimi yıkadım ve ordan çıktım.
Ne vardı yani bunda. Arkadaşlarınızı, ailenizi, eşinizi, çocuklarınızı yani sevdiklerinizi bir ay göremeyince, özlemeniz ve hasretle sarılmanız garipsenmiyor. Ama bir ömrü beraber geçirdiğiniz kolunuzu özleyince ve onu sevdiğinizi söyleyince garip oluyorsunuz.
Buna çifte standart denir. Ve umurumda değil. Ben kendimi seviyorum. Canım ben. Canım, canım,canım. mucuk mucuk bana :)
Önemli Not: Kolumu 8 yıl önce kırdım. Bu yazıyıda 1 yıl önce yazmıştım. Baktım ki en son 8 Nisan'da yazı yazmışım, bari eski yazılarımı kullanayım da blogum atıl kalmasın dedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder